DAGANER GURUBUNA ÜYE OL.. - Blogcu

Generate Your Own Glitter Graphics @ GlitterYourWay.com - Image hosted by ImageShack.us

Glitter Text Generator
Glitter Text Generator



DAGANER GURUBUNA ÜYE OL..

9/2/2010

DİL- 3: "EVET" demenin 6000

 

"EVET"demenin 6000 yolu

Büyük ihtimalle büyük bü­yük dedelerimiz bizden farklı konuşuyorlardı. Bu­gün, bir zamanlar olmayan kelimeler kullanıyoruz; "bilgisayar" ya da "medyatik" gibi... Hiç kuşku­suz atalarımız da, şu anda hiç kulla­nılmayan kelimelerle konuşuyordu.

Dedelerimiz çocukluk hikayelerini anlatırken sorduğumuz "O ne de­mek?", "Bu ne demek?" soruları ne­redeyse hikayenin bir parçasıydı...

 

Çoğu dilbilimci, tüm dillerin tek bir "ana dil"den yayıldığı konusunda ay­nı fikri paylaşıyor.

İşte tüm bu değişiklikler, dilin be­lirleyici bir özelliğini oluşturuyor. Her şeyden önce dil entelektüel bir yapı. Yani, aynı şeyi söylemenin sı­nırsız yolu var... Böyle olunca, in­sanların 6000 civarındaki dili nasıl geliştirdikleri az çok açığa kavuşmuş oluyor. Peki, tüm bu diller birbirle­rinden bağımsız olarak mı ortaya çıktılar? Büyük ihtimalle hayır... Çoğu dilbilimci, tüm dillerin tek bir "ana dil"den yayıldığı konusunda ay­nı fikri paylaşıyor. İnsanlar göç ettik­çe, yeni kültürler, bunun sonucunda da yeni diller geliştiriyorlardı...

Ancak, bu sırada bazı diller de kendiliğinden ortadan kayboldu. Ka­bileler arasındaki savaşlarda diğeri­nin boyunduruğuna giren kabile, ga­libin dilini konuşmaya zorlandı. Orta Çağ Avrupası'nda, örneğin, Rus­ya'dan işgalciler tarafından getirilen Magyar dili, ilk Macarlar'ın ve Finli­ler'kı orjinal dilinin yerine geçti.

 

Dillerin asıl değişimi, barış­çıl ortamlarda kurulan iletişimler so­nunda oldu

Bu, genel olarak ticaret­le ya da sınırlarını genişleten kabile­lerin komşuları arasına yerleşmele­riyle meydana geldi. Eski İngilizce, Viking istilası ve Orta Çağ'ın başla­rında Normandiya Fransızcası, Gal dili ve Norveç dilinden o kadar çok kelime ve deyim aldı ki, neredeyse yeni bir dil haline dönüştü. Öyle ki, İngilizce bilenler, 1000 yıl öncesine ait Eski İngilizce metinlere, Norveç­çeye baktıkları kadar yabancı bakı­yorlar... Bizim genç nüfusumuzun Eski Türkçe'yi zor anlaması gibi...

 

"Lingua franca" : ortak milletlerarası dil olarak

Böyle toptan yaklaşma sonucun­da, insanlar sık sık herkesin bildiği, ancak kimsenin ana dili olmayan bir dile başvurmak durumunda kalıyor­lar. "Lingua franca" denilen bu dil, ortak milletlerarası dil olarak tanım­lanıyor. Doğu Afrika'daki Savahili ve Uzak Doğu'daki Bazaar Malay ve Endonezya dili de buna örnek olarak gösterilebilir.  Günümüzün en geniş alana yayılmış ve en sık rastlanan "lingua franca"sı ise hiç kuşkusuz İngilizce... Bugün Dünya üzerindeki 450 milyon insanın ana dili olarak konuştuğu bu dil, 400 milyon kişi tarafından da ikinci dil olarak konuşuluyor...

 

Nijerya’da çaresizlikten İngilizce resmi dil

İngilizce'nin bu özelliği kazanma­sındaki en önemli etkenler İngiliz sö­mürgeciliği ve Amerika'nın günü­müzdeki kültürel etkisi... Nijerya'da resmi dil olmasının nedeni ise başka çare olmayışı... Ülkede konuşulan 400 farklı dilden birinin resmi dil olarak seçilmesi savaşa neden olabi­leceğinden, bu ülkede İngilizce'yi empoze etmekten başka çare kalmı­yor. Hint hükümeti 1965 yılında Hindu dilini resmi dil olarak seçti­ğinde, Dravidian dilini konuşan gü­ney kesini hemen ayaklanmıştı...

 

"Crcole" karmaşık diller

"Lingua franca"lar, diğer dillerden daha statik değiller. Tam tersine, in­sanlar ana dillerinden bir şeyler ekle­dikçe, daha kolay öğrenmek için gra­meri basitleştirdikçe ve telaffuzu kendilerine uydurdukça, bu diller çok daha kolay de­ğişebiliyor. Bu olduğunda ise dil, karışık bir dil haline geliyor. Ve bu dil, daha önceki ana dilin yerine ge­çerse, "Crcole" adını alıyor... Karışık diller için yüzlerce örnek verilebilir. Örneğin, 18. ve 20. yüzyıllar arasın­da Sibirya sınırında kullanılan Rus-Çin karışımı olan dil ve geçtiğimiz yüzyılda Alaska Kızılderililerinin ve muitlerin yarattıkları dil gibi... Ama elbette ki en yaygın olan karışık dil­ler ve "creole"ler, Yeni Gine dili gi­bi, ana dillerine İngilizce karışmış olanlar...

 Dildeki ayrılmalar/Benzerlikler

Yine de, karışık diller ve "cre­ole'ler yakın zamanda meydana gel­miş oluşumlar. Orijinal kabile dilleri, ancak aileler göç ettiğinde ve birbir­lerinden ayrıldıklarında değişiyor. Dilbilimciler, "dildeki ayrılma" ola­rak bilinen bu olayın, önceden bile­nebilir ve sabit bir şey olduğunu tah­min ediyorlar. Bu, orijinal dillerin ta­rihlendirmesinin kolayca yapılabile­ceğini gösteriyor. California Üniver­sitesi'nde yapılan bir çalışmada, dil­bilimciler 200 dilin gramer yapılarını karşılaştırdı. Sonuçta, bir dilin günü­müzdeki 300 dil ailesine dönüşmesi için 100.000 yıl geçmesi gerektiği ortaya çıktı.

Bu rakam, arkeolojik bulguların gösterdiği tahmini "Homo sapiens sapiens" (Günümüz insanı) yaşıyla aynı yıllara denk geliyor. Genetikçi­lerde aynı tezi savunuyorlar. Onların bulgularına göre, Afrikalılar ve diğer ırklar arasındaki genetik fark, herhan­gi diğer iki ırktan çok daha büyük. Bu da, Afrika'dan ayrılmanın "ilk göç", bunun sonucu olarak da "ilk dil ayrıl­ması" olduğunu gösteriyor.

Bu ayrılmalar tersine de işleyebili­yor, farklı dillerdeki eski ve sabit kelimeleri -örneğin, akraba ve meme­lilerle ilgili olanlar- karşılaştıran dil­bilimciler, bu dillerin hangi ana dil­den koptuğunu bulabiliyorlar. Örne­ğin, çoğu Avrupa dilleri, Sanskrit, Farsça ve diğer Yakın Doğu dilleri­nin tek bir "ilk dil"den çıktığı rahatça görülüyor...

Günümüzde konuşulan diller ara­sındaki benzerlikler de açıkça orta­da... Böylece, dilleri dil ailelerine ve alt gruplara ayırmak hiç de zor ol­muyor. Örneğin, Sanskrit, Afgan ve Hindu dillerinin ortak bir Hint-İran atası var. Norveç dili ve Almanca, Germen dil ailesinden çıksa da, Bre­ton, İrlanda dili ve Gal dili Kelt dili ailesinden geliyor. Bu farklı dil grup­larındaki kelimeler birbirleriyle kar­şılaştırıldığında açık bir benzerlik or­taya çıkıyor. Sanskrit dilinde kardeş "Bhrater", İrlanda dilindeki "brathır" ve Yunanca'daki "phrater"e çok ben­ziyor...

 

15.000 yıl önce var olduğu sanı­lan dil: "Nostratic"...

İşte bu noktadan sonrakilerin tah­min edilebilmesi biraz güç oluyor. Çoğu dilbilimci, yeniden yapılanmış olan Hint-Avrupa dil ailesini, diğer kuramsal ilk dillerle karşılaştırmak­tan çekiniyor. Ancak, bazı araştırma­cılar, Hint-Avrupa dillerinin türediği bir "ilk dil" yarattıklarına inanıyor­lar. 15.000 yıl önce var olduğu sanı­lan bu dilin adı "Nostratic"... Ural, Hami-Sami, Altay ve Hint-Avrupa dillerindan oluşan Nostratic, dil ağa­cının dev kollarından biri ve teorik olarak orjinal "ana dil"den doğrudan ayrılmış olan bir parça... 

Günümüz dilleri hızlı değişiyor

İlk diller her ne kadar yavaş de­ğiştiyseler de, günümüzün dilleri neredeyse bir gecede değişim geçi­rebiliyor. Her hafta bilimadamları ve dilbilimciler tarafından yeni keli­meler kullanılıyor. Televizyon ara­cılığıyla her gün evlerimize yabancı kelimeler ışınlanıyor. Çocuklarımız ana dilleri yerine karışık dilleri ve "creole'leri öğrendikçe, dünya üze­rindeki dil sayısı her geçen gün azı­lıyor. Ancak, dili sürekli değiştirme ve günlük ihtiyaçlara uydurma yete­neğimiz sayesinde dil, sadece insan­lara ait bir ayrıcalık olarak kalmaya devam ediyor.

 

Türkçe...

Türkçe, dillerin yapı bakımından sınıflandırılmasında "bitişken" dillere giriyor. Türkçe'de bir ad veya fiil kökünden, değişik yapım ekleriyle çeşitli kavramları karşılayan yeni sözcükler türetilebiliyor. Türkçe'yi bir de ses uyumu diğerlerinden ayırıyor. Öyle ki, Türkçe'ye giren bazı yaban­cı kelimeler bile bu duruma uyum sağlamış; Farsça "nerdban" merdiven, Arapça "sahife" sayfa, Farsça"merd" mert...

Türkçe'de çeşitli dillerde (Arapça, Almanca, Fransızca) görülen cinsi­yet de yok. Dilimizde erkeklik ve dişilik bulunmadığı gibi, sözcüklerin cin­siyetlerini belirleyen tanımlık ve ekler de bulunmuyor.

 


Hazırlayanlar : merakediyorum grubu, Okan URAL, Kerem
Kaynak : Focus - Şubat 1997 sayısında "Dil:İnsana özgü bir yetenek" başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir. Resimlerde kirlilik yaratmamak için grup adı vs kullanılmamıştır.
Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin.

Yazının alındığı Focus dergisini aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.
 
9/2/2010

GERÇEKTEN

 

  r10-7.gif Romantic image by Peaceonearth_album

Sesini duyduğunuz anda avuçlarınız terlemeye kalbiniz deli gibi çarpmaya başlıyorsa...
Bu aşk değil !
.... HOŞLANMAKTIR....


Ellerinizi ondan çekemiyor sürekli dokunmak sarılmak istiyorsanız
Bu aşk değil !
....ARZULAMAKTIR....


Yanınızda bir tek o olduğu için onu istiyorsanız....
Bu aşk değil !
....YALNIZLIKTIR....



Herkes onunla olmanızı beklediği için onunlaysanız...
Bu aşk değil !
....SADAKATTİR....


Size sıcak yakın davrandığı için onunlaysanız.
Bu aşk değil !
....KENDİNE GÜVENSİZLİKTİR....




Üzülmesini istemediğiniz için onunlaysanız...
Bu aşk değil !
....ACIMAKTIR....


Ona değer verdiğiniz için hatalarını hoş görüyorsanız
Bu aşk değil !
....ARKADAŞLIKTIR....



Bütün gün ondan başka hiçbir şey düşünmediğinizi söylüyorsanız..
Bu aşk değil !
....KOCA BİR YALANDIR....




Onun iyiliği için kendinizden çok şey feda edebiliyorsanız
Bu aşk değil !
....YARDIMSEVERLİKTİR....




O üzgünken sizin de kalbiniz acıyorsa
....İşte bu AŞKTIR....



Tarif edemediğiniz bir çekim yüzünden ondan bir türlü kopamadığınızı düşünüyorsanız.
....İşte bu AŞKTIR....


O herkese güçlü görünmesine rağmen içindeki zayıflığı hissedebiliyorsanız..
....İşte bu AŞKTIR....



Başkalarını da çekici bulmanıza rağmen hiç pişmanlık duymadan onunla kalmaya devam edebiliyorsanız.
... İşte bu AŞKTIR ...

9/2/2010

Sensizlik böyle bir şey işte...

 

Grafik

Sabah oluyor, bir gün daha ağardı hasretinin üstüne..
Benim gözlerim yine uzaklara dalgın, yine kirpiklerimde tuz var..
Tırnaklarım avuçlarıma kan oturtmuş, öfkeliyim, susuyorum ağlarken..

Aşka dair şarkılar çalmasın artık, acıtmasın yüreğimi..
Yoruldum her şarkıda seni düşünmekten, seni bulmaktan, seni özlemekten..
Derin nefesler çekiyorum içime, senin hasretini içime çeker gibi..
Soluyamıyorum geriye, içimde kal diye..


Ne vardı bu kadar sevecek, yada ölesiye güvenecek...
Aşk kimi güldürmüş ki? Yada ne kadar olmuş ki ömrü mutluluğun...
Gözlerimdeki ışıltıyı yitirdim, yaşama sevincimi, umutlarımı, sitemlerimi,

beklentilerimi yitirdim..
Kendimi yitirdim sensizlikte..

Her sabah yeni bir role hazırlanıyorum, sahneye çıkacakmışım gibi..
Bana en yakışan rengi giyiniyorum mavi..
Gülümsüyorum... Kıyametler kopuyor içimde..

Barış zamanında yaşadım en büyük harpleri..
Fırtınalarda kaç gemi batırdım..


Aşıklara bakmıyorum artık, içimden bir şeyler kopuyor sanki..
Yorumlayamadığım rengarenk bir tabloya bakar gibi oluyorum..
Bu mutluluk resimleri gerçek mi??? Hepsi sahtemi...
İnanmıyorum artık, inanamıyorum.
Yaşadığım sürece gerçekti...

Oysa şimdi...
Gece olunca kaldır başını bak gökyüzüne...
Kaç bakışım kaldı orada, yada kaç sabah doğan güneşe dokundum sen diye..
Ben seni oralarda aradım..
Her zaman bulabileceğim ama asla seni göremeyeceğim yerlerde...

Sensizlik böyle bir şey işte...
Ben tükeniyorum, hasretler çoğaldıkça.......

 

 

 

 

9/2/2010

Esperanto Başaramadı

 

Evrensel bir dil mümkün mü?
 

ESPERANTO BAŞARAMADI...

Esperanto Başaramadı…

Her şeyden önce dil, insanla­ra bakış açımızı şekillendi­riyor. En son İngilizce ko­nuşan turistlere rastladığınız zamanı hatırlayın, Sultanahmet'te ya da Ortaköy'de karşılaştığınız bu insan­ları tanımadığınız halde, İngilizce hak­kındaki görüşlerinizi göz önüne ala­rak, kişilikleri hakkında bir şeyler dü­şündünüz değil mi? Aynı şekilde, Rus ya da Japon turistler hakkındaki gö­rüşleriniz de, bilinçaltımızdaki kültürel stereotipler doğrultusunda oluşuyor...

İşin gerçeğine bakılacak olursa, si­zin kafanızda yarattığınız tiplerle, karşınızdaki turistlerin karakterleri arasında bir bağlantı yok. İngilizce konuşan turistler İngiliz de olabilir, Güney Afrikalı da... Rusça konuşan­lar, tutucu Litvanyalılar olabilir. Ja­ponca konuşanlar ise, Tokyo'dan ge­len uzak akrabalarıyla konuşan ikinci nesil Şilililer olabilirler.

 Dil hakkımız­da özel anlamlar yansıtıyor

Bununla birlikte, çoğu dilbilimci­ye göre konuştuğumuz dil, hakkımız­da özel anlamlar yansıtıyor. Belli kelimelerin, deyimlerin ve gramer yapılarının varlığı, o dili konuşanla­rın dünya görüşünü etkiliyor ve yaşa­ma bakış açılanın ona göre renklen­diriyor. Her dilin bir kişiliği var, Al­manların "sprachgefühl" (dil duygu­su) adını verdiği bu durum, dilin konuşan kişiyi belli bir düşünce tarzıyla sınırlaması olarak tanımlanıyor. Bu dil okuluna göre, Fransızlar'ı Finli­lerden, Ruslar'ı da Romenler'den ayı­ran genler veya kültür değil, bu dil duygusu...

 

Hepimiz aynı dili konuşuyor olsay­dık, dünya daha iyi bir hal mi alacak­tı?

Peki bu dil duygusu iyi bir şey mi? Hepimiz aynı dili konuşuyor olsay­dık, dünya daha iyi bir hal mi alacak­tı? Belki de evet... Çünkü çeşitli çağ­larda insanların aynı dili konuşmala­rının güçlerini arttıracağından söze­den hikayeler bulunuyor. Sömürgeci­liğin hakim olduğu yüzyıllarda, yüz­lerce Avrupalı misyoner ve sömürge yöneticisi, Üçüncü Dünya insanlarını dillerini bırakmaya zorladılar. Dünya dillerini bu şekilde tekelleştirme ça­bası bugün de sürüyor. Bazı ülkeler -­pek çok yerel dilin bulunduğu Hin­distan gibi- ortak bir dilin ilerleyebil­me, dünyaya ayak uydurabilme için şart olduğunu düşünüyor... 

Diller ölme noktasına gelmiş du­rumda...

Bu tip politikaların bir sonucu ola­rak, diller ölme noktasına gelmiş du­rumda... Dünya üzerindeki 6.000 ka­dar dilin yarısının önümüzdeki yüz­yıl içinde yok olacağı tahmin edili­yor. Daha karamsar tahminlere göre de, 2100 yılına gelindiğinde, bir mil­yondan çok insanın konuştuğu diller ve resmi diller dışındaki diller ölecek ve sadece 200 kadar dil konuşuluyor olacak. Yok olması beklenen diller ise şunlar: Yeni Gine'de konuşulan ve birbirlerinden tamamen farklı olan 1.000 dil, 250 asıl yerli Avustralya dili, 1.000 Amerikan kızılderili dili, Vanuatu Adası'nda konuşulan 105 dil ve Filipinler'de konuşulan 160 dil... Tüm bu diller, 1.000'den az kişi tara­fından konuşuluyor. Bir zamanlar California'da konuşulan ana Ameri­kan dili "Wickhamni"nin ise sadece tek bir konuşanı kalmış!..

 

Daha az dil, daha az savaş mı?

Tarihe şöyle bir bakıldığında, daha az dilin, daha az savaş anlamına gel­mediği açıkça görülüyor. En kötü kı­yımlar aynı ya da benzer dilleri ko­nuşan uluslar arasında gerçekleşti. Ortak bir dil, Amerikan İç Savaşı'nı durdurmaya yetmedi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; Kuzey İrlanda ve Lübnan'daki kan dökümü, Pol Pot rejimi sırasında aynı dili konuşan Kamboçyalılar'ın birbirlerini kırıp geçilmesi ya da hepsi Sırp-Hırvat di­lini konuşan Ortodoks Sırpları, Kato­lik Hırvatlar ve Müslüman Bosnalılar arasındaki kanlı savaş...

 

Neden bu kadar çok dil var?

Bu inanılmaz dil farklılıklarının nasıl meydana geldiğini ise tarihe ba­karak anlamak mümkün değil. Çoğu dilbilimci, insanlar yeni yerlere göç­tükçe, yeni ortamlara alışmak için dillerinin de değiştiğini söylüyor. Gerçekten de, doğal olaylarla ilgili terimler ve çevreyi değiştirip ona uy­mak için geliştirilen teknoloji ve yön­temlerle ilgili kelimeler, diller arasın­daki en büyük farklılıkların gözler önüne serilmesini sağlıyor...

 

Coğrafya ve kültüre göre gelişen dil

Eskimo dilinde buz için kullanılan çok sayıdaki kelime buna güzel bir örnek oluşturuyor. Eskimo dilinde, buz için 17'den fazla kelime bulunu­yor. "Ugurugüzak", buzun su üzerin­de oluşma devresi için kullanılıyor. "Maullik", sulu buz anlamına geli­yor. "Pogazak", buz kitlelerinin üze­rinde oluşmuş sulu buz demek... "Migalik" yeni oluşmuş buz daireleri için, "salogok" ise ince, siyah buz za­rı için kullanılıyor.

Diğer bir uç noktada, Arapça'da su için kullanılan "kharir" var. ''Kharir", "su üzerine yavaşça düşen suyun tatlı sesi" anlamına geliyor. Bu da Arap­lar'ın az buldukları şeye ne kadar bü­yük saygı gösterdiklerim gösteriyor. Çoğu Yeni Gine dilinde, düzinelerce kelime bir çeşit yaprağı tanımlamak için kullanılıyor. Biri elbise yapımı için, diğeri dekorasyon için, bir diğeri ise büyü için kullanılan tipi tanımlıyor.

Peki, tavırlarla, duygularla ve dün­ya görüşleriyle ilgili kuramsal kav­ramlara ne demeli? Ruh durumunu belirten ve bazı dillerde olup diğerle­rinde olmayan binlerce kelime var. Bu özel kelimeler her toplumun ken­dine özgü felsefesinden mi doğdu? Ya da bu kelimelerin varlığı, insanları bugünkü hallerine gelmelerini mi sağladı?..

 

Eski Çin dilinde  “Ta” ve “Tao”

Bazı varoluşçu terimleri ele ala­lım... Eski Çin dilinde "ta", "bir duru­mu çok iyi anlayıp, telaşa kapılma­dan işi yürütmek" anlamına geliyor. İşini kaybeden, ancak "ta"sı olan biri suratını asmayıp, bunu yaşamın bir parçası olarak görüyor. Buna benzer olarak, Çince "tao"su olan bazı şanslı insanlar, öyle bir irfana sahipler ki, bunu kelimelerle anlatmak imkansız. Çünkü bu onların tüm yaşamlarını etkileyen içsel bir inanç... Galaksiler­den, deniz kıyısındaki kum şekilleri­ne kadar her şey ve herkes "tao" ya da "tao"nun bir parçası... İnsanlar va­roluşun içindeki yerlerini anlayabil­mek için yaşıyorlar.

 

"Dhar­ma", “Altjiranga initji­na”, “Davka”

Bununla birlikte, Sanskrit'te "dhar­ma" kavramı insanın kendisi olması ve kendi yolunu izlemesi anlamına geliyor. İnsanın varoluş gerçeğini ara­masını ve onu anlamak için yapması gerekenleri anlatıyor. Yerli Avustral­ya dili Aranda'daki "altjiranga initji­na" terimi; sonsuzluk, atalarımızın ya­şamları ve rüya zamanının aynı şey olduğu rüyaların zamansız boyutunu ve bir çeşit bilinç halini tanımlıyor. İb­ranice'deki "davka" kelimesi, bazı şey­lerin açıklanamayan nedenlerini ifade ediyor; şemsiye almadığınız gün ne­den yağmur yağar? Davka...

 

Dünya'nın en kısa ve özlü sözü: "mamihlapinata­pci"

Bizim Türkçe'de bilmediğimiz, an­cak başka dillerde olan diğer terimler kişilerarası ilişkileri kapsıyor. Tierra del Fuegan dilindeki "mamihlapinata­pci" kelimesini ele alalım. Guinness Rekorlar Kitabı'na Dünya'nın en kısa ve özlü sözü olarak geçen bu kelime­nin anlamı şöyle: "Birbirlerinin göz­lerine bakarken, her ikisinin de yap­mak istediği şeyi karşısındakinden bekliyordu, ancak hiçbiri girişimde bulunmadı". Bu arada, yerel Ameri­kan kızılderilileri İroqouis'ler arasında kullanılan "ondinnonk" kelimesi, ruhun en yardımsever isteklerini, bizi iyi bir şeyler yapmaya iten doğamızın melek tarafını ifade ediyor. Ve Ja­ponca'da "nemawashi", çekişmeyi önlemek için bir toplantıdan önce oy birliği sağlamak anlamına geliyor. Bu da, uyumun herşeyden önce geldiği Japon kültürünün bir yansıması...

 

Dünya ile olan ilişkilerden doğan kelimeler

Kelimelerin son kategorisinde, do­ğal dünya ile olan ilişkilerimiz ve tavırlarımızla ilgili olanlar yer alıyor. Yerel Amerikan Navajo dilinde "hozhq", "hayata bakış açısı olarak güzellik" anlamına geliyor. "Güzellik içinde yürümek" çevre ile olan uyu­mu, insanın içinde yeşeren huzuru ve kişinin yaşamındaki renkleri anlatı­yor. Fransızca'da "bricolcur", plansız programsız dolaşırken birşeyler yara­tan ve dünyayla olan ilişkisinde sez­gilerine yer veren kişi anlamına geli­yor. Almanca'daki "gestalten" ve "zwischenraum" kelimeleri sırayla, bütünü oluşturan tüm parçaları ve bunların arasındaki boşluğu anlatan kısa ama özlü kelimeler... Bunlar, Almanlar'ın varoluşa sistematik ola­rak yaklaşan, yaşama bağımsız par­çalardan çok bütünleşmiş yapılar ola­rak bakan kelimeleri...

Sonun­da bildiğimiz tek şey, kendi konuştu­ğumuz dilin tüm dünya görüşlerimizi şöyle ya da böyle belirtmemizi sağla­dığı... Zaten bu da tüm insanların paylaştığı bir hediye... 

 

  Dil savaşları...

Tarihe bakıldığında, milyonlarca insan sa­vaşlar sırasında dil benzerliğine uygun olarak saf tuttu. Ama dil farklılıklarının etkileri daha zararlı oldu. Yakın geçmişte, Belçika, dil açı­sından üçe bölünmesinin (Flaman dili, Alman­ca, Fransızca) sonucu olarak çeşitli politik so­runlar yaşadı 1930 yılında, Fransızca'ya resmi bir statünün verilmesiyle, ülkenin politikasına dille ilgili sorunlar etkin oldu. 1968 yılında, Fransızca eğitim kaynaklarını genişletme planları ciddi bir ayaklanma yarattı ve hükü­met bunun sonucunda düştü. Hem politikayı hem de eğitimi etkileyen bu karmaşık durumu, sonradan gelen hükümetler de çözemedi.

 

Bölünmüş dünya için basit bir çözüm! “ESPERANTO”

Yüzlerce yapay dil arasında en çok tutulanı, Varşovalı Dr. La­zarus Ludwig Zamenhof’ un 1887 yılında yarattığı "Esperanto”ydu... Bu dili öğrenmek son derece kolay­dı; tüm gramer kuralları birbirine uyuyor, sonekler ve önekler kulla­nılarak az sayıdaki kökten bir sürü kelime oluşturulabiliyordu. Örne­ğin, zincir için "ceno" kullanılırken, bağlantı için "cenero" kullanılıyor­du. Yağmur "pluvo", yağmur bo­şanması "pluvego"ydu. Horoz "ko­ko", tavuk ise "kokino"ydu. Fransız Bilim Akademisi, Esperanto'yu bir mantık ve kolaylık şaheseri olarak ilan etti. Bir milyondan fazla konu­şanı olmasına karşın Esperanto, İn­gilizce'nin ve ona Doğu Avrupa kö­kenli olması nedeniyle karşı çıkan­ların baskısı altında...


Hazırlayanlar : merakediyorum grubu, Okan URAL, Kerem
Kaynak : Focus - Şubat 1997 sayısında "Dil:İnsana özgü bir yetenek" başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir. Resimlerde kirlilik yaratmamak için grup adı vs kullanılmamıştır
7/2/2010

ÇAYIRDAKİ ÖKÜZ SÜRÜSÜ VE BENEKLİ SARI ÖKÜZ ....‏

 




ASKERLER İÇERDE,
PROFESÖRLER İÇERDE,
ATATÜRKÇÜLER İÇERDE,
VATANSEVERLER, LAİKLER İÇERDE,
SENDİKACILAR İÇERDE,
GAZETECİLER İÇERDE,
KOMÜNİSTLERİN ZATEN KÖKÜNÜ KAZIMIŞLARDI, ARTA KALANLARI DA İÇERDE,
BAŞKA DİNDEN OLANLARI DA BİRER BİRER KESTİLER ZATEN,
YANİ:
TÜM DİRENEBİLECEK VE ÖRGÜTLENEBİLECEK OLANLAR İÇERDE....
EEEE
KİM KALDI DIŞARDA ÖZGÜR ?
TARİKATÇİLER,
MOLLALAR,
YOBAZLAR,
GÜL, APO ve TAYYİP !



Bertolt Brecht ve SARI ÖKÜZ (duruma uyan ibretlik hikaye)
Hani bize Koyun dediler ya....
Ormanın birinde...
Aslanlar toplanmış.
"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader....
Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük...
Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor,
ee balık yakalayacak halimiz de yok...
N'aapsak?"
Bir tanesi "En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM" demiş,
"iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"
Olur mu? Olur.
Hücum!
Ama evdeki hesap çarşıya uymamış;
Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer...
Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.
Aslanlar aç bilaç.
N'aapsak, n'aapsak?
"Tilkiye danışalım" demişler.
Tilki "kolay" demiş,
"beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."
Kabul etmişler.
Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş,
"saygıdeğer öküzler" demiş,
"aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama
Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O...
Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ,
KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!"
Öküz heyeti düşünmüş taşınmış,
"BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN"
mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...
Aslanlar da afiyetle yemiş.
Bir gün, iki gün....
Tilki gene gelmiş.
"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve
eklemiş: "Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz,
o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, VERİN, KURTULUN!"
Öküz heyeti düşünmüş,
"OTLAĞIN SELAMETİ İÇİN"
teslim etmiş benekli öküzü..
Üç gün, dört gün...
Tilki gene gelmiş.
KUYRUĞU UZUN OLANI...
BURNU BEYAZ OLANI...
TOMBUL OLANI...
Tek tek alıp, gitmiş.
Otlak seyrelmiş.
Aslanlar semirmiş.
Bir gün... Tilki gelmemiş!
Gerek kalmamış çünkü.
Direkt Aslan gelmiş.
"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.
Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler,
"KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK" demiş ama İŞ İŞTEN GEÇMİŞ.
İşte böyle çocuklar...
Öküzlük böyle bir şeydir...

------------------------------
Bu hikaye sebebiyle, dünyaca ünlü Alman şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht aklıma geldi...

Bir şiirinde aynen şunları yazmıştı:

“NAZİLER ÖNCE KOMÜNİSTLERİ TUTUKLADILAR; KOMÜNİST DEĞİLİM DİYE SES ÇIKARMADIM.

SONRA YAHUDİLER’İ TUTUKLADILAR, YAHUDİ DEĞİLİM DEDİM, SESİMİ ÇIKARMADIM.

SOSYAL DEMOKRATLARI TUTUKLADILAR, SAVUNMAK BANA MI KALDI DEDİM, SESİMİ ÇIKARMADIM.

SIRA BANA GELDİĞİNDE ETRAFTA TUTUKLANMAMA SES ÇIKARACAK KİMSE KALMAMIŞTI!”
***
Umarım sıra size gelmez! 
 

MELOŞ ÇETİNKAYA



« Önceki::