Ayşenur Arslan Röportajı/AYŞE ARMAN


Ayşe ARMAN  aarman@hurriyet.com.tr

Uzun yıllar Ali Kırca'yla evliydim şimdi Mehmet Ali Birand'la birlikteyim

Siz tabii haberlerdeki müthiş anchorman'leri izliyorsunuz, "Allah Allah neler olmuş bugün yine!" diyorsunuz. Ama kimdir o haberleri o anchor'lara servis eden bilmiyorsunuz. Anchor gelip sunuyor da o haberleri kim hazırlıyor?

Ayşenur Arslan 16 yıl Ali Kırca'yla çalıştı, Kırca'nın ATV'de sunduğu haberleri işte hep bu kadın hazırladı. Artık Kanal D Haber'de Mehmet Ali Birand'la çalışıyor. Tanıdığım en acayip kadınlardan biri! Ben hep onu televizyon haberciliğinin en "iktidarlı" kadını olarak bilirdim. Çok iyi gazeteci ve habercidir, bütün anchor'lerin ölüp bittiği kadındır, haber bültenini o hazırlasın isterler ki, onlar eksiksiz, sorunsuz sunsunlar. Müthiş bir ikinci adam, kusursuz bir mutfak elemanı. Fakat bu kadar heyecan verici ve kadın kadın olduğunu bilmiyordum. Bilgisi, öngörüsü, hayalleri, esrarengizliği beni büyüledi. Güven veren, olaya hakim, derinliği olan. Belki de yüzeysel şeylerden, insanlardan o kadar sıkılmışım ki, "Aman Allah'ım!" oldum, onun içinde boğuldum. Şimdiden uyarıyorum, bu kadın bir güne sığmaz, yarın da devam eder...http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=6932336

Medyadaki duruşunuzu "pavyondaki bakire"ye benzettiğiniz doğru mu?

- Evet. Türkan Şoray pavyondadır, bir kilo makyaj, takma kirpikler, ağır bir sigara bulutu, erkeklerin o felaket bakışları... Ama o bir şekilde temiz kalmayı becermiştir, bakiredir. Ben de medyadaki tüm bu kirlenmeye rağmen, ilkelerime bağlı kalmaya çalışıyorum.

Yine de sizce nasibinizi almıyor musunuz?

- Muhakkak alıyorumdur. Çamurda yürürken paçana çamur sıçrar. Aksi mümkün değil.

Akşamları rahat uyuyabiliyor musunuz?

-Hayır hiç. Bütün günün gerilimi beynimde döner. Bir de çok zor uykuya dalarım, en çok da "Allah'ım niye o kadar bağırdım!" diye kendime kızarım. Bağırırım çünkü. Bültene bir saat kala, avaz avaz bağırırım. Arkadaşlarıma da şunu anlatmaya çalışırım, ben bağırmazsam ölürüm. O gerilimi başka türlü atamam.

Ne diyorsunuz: "Anlamıyorsunuz! Yapamıyorsunuz! Beceremediniz!" filan gibi?

-Yok hayır. Kimseye hakaret etmem. Tuhaf bir şekilde "Allah kahretsin! Allah kahretsin!" diye bağırırım kendi kendime. İçeride biriken bir şeyi dışarı atmak gibi. Gün içinde sakin bir insanım ama belli bir saatten sonra başka bir kadın oluyorum. Geceleri uykuya dalmadan önce de, avaz avaz bağıran kendi sesimi duyuyorum ve rahatsız oluyorum, hatta kendimden utanıyorum.

Bir haber kanalında her gün bu kadar gerilim yaşamak yerine, evde kitap yazan, sıkılınca mis kokan kekler yapan, şahane bir kadın olmak istemez miydiniz?

- Dalga mı geçiyorsun! Asla! Ben çocukluğumdan beri çok meraklıyım. Tarihin, hayatın, dünyanın bir parçası olmak duygusu bana, kendimi bildim bileli, önemli geldi. 58 yılını dün gibi hatırlıyorum mesela, insanoğlu aya ayak basmamıştı ve ben 8 yaşında bir kız çocuğu olarak yatağımda hayaller kuruyordum...

Ne tür hayaller...

-İçi kitap ve yiyecek dolu, küre şeklinde bir uzay gemisiyle uzaya seyahat ediyorum, pencerelerinden de yıldızları görüyorum. O yaşta bile meraktan ölüyordum. "Acaba bir gün Ay'a gidebilecek miyiz?" diyordum. Yıllar sonra Armstrong aya ayak bastığında -ki ben 19 yaşındaydım- mutluluktan delirmiştim. Hálá her gün şükrediyorum: "Allah'ım, tarih yazılıyor ve ben buna tanıklık ediyorum. Bir haber kanalında çalışmak beni bu yüzden baştan çıkarıyor. Minimal bir düzeyde de olsa yazılan tarihe etkim oluyor!"

Yani siz ve kek birbirinize uygun değilsiniz yani!

- Bir kere yemek faslını tamam geçelim.

Hiçbir erkek için yemek yapmadınız mı?

-Erkek için de yaptım, çocuğum için de yaptım, arkadaşlarım için de yaptım ama sofranın süslenmesi beni daha çok ilgilendirir. Mumlar yakılacak, küçük çiçekler yerleştirilecek. Feminen şeyleri çok severim.

Sanki siz sevmezmişsiniz gibi geliyor insana...

- Güç sahibi olmakla, kadınlık her ne kadar birbirine çok uyan şeyler gibi görünmese de, ben hem o gücü kullanıp hem de kadın olmaya çalışan biriyim. Bir gün, bir nedenle işteki odamda ağlıyordum, içeri bir muhabirim geldi. Dedi ki "Ayşenur Hanım, n'olur ağlamayın!" "Neden?" dedim, "Güçsüzlüğünüzü görmesinler!" dedi. "Ay deli misin sen!" dedim, "Ben insanım. Ağlarım, tepinirim, çok üzülürüm, çok sevinirim, bütün bunları da gösteririm..." Kaldı ki, feminist olmakla sevdiğin erkeğin yanında geyşa olmak, birbiriyle çelişen şeyler değil! Ben kendimi bildim bileli, aynı zamanda çok kadın hissederim. Küpe takmadan asla sokağa çıkmam. Belli kokoşluklarım vardır ve onlara bayılırım. Sert, erkeksi bir tavrı sevmem ama öyle davrandığım olmuştur şimdi yalan söylemeyeyim, çünkü bir haber bülteni yapmanın belli koşulları var.

Nedir onlar? Hadi anlatın bize...

- Bir Boeing uçağını kaldırmak gibidir. Hani uçak kalkarken, kokpitte yaparlar ya, durum tekrar edilir, sorular sorulur, tüm bunlar da güvenliği sağlamak içindir. İşte bir haber bülteni hazırlamak da biraz böyle bir şey, bir sürü çek edilecek şey vardır. Sadece haber başlıkları değil, o haberde hangi grafik kullanılacak, rengi nasıl olacak, milyonlarca ayrıntı. Gün içinde en az 10 tane ciddi karar vermek gerekir. Yaptığım işte 20 yıldır son karar verici benim. Bunun getirdiği bir sorumluluk oluyor. Bir de hep akılda tutmak gerekiyor: En ufacık bir hatada tepe üstü çakılabilirsin!

Çok güçlü duruyorsunuz, öyle misiniz gerçekten?

- Üç kardeşiz biz. Üçümüz de güçlü kadınlar olduk. Çünkü annemiz öyleydi. Müthiş akıllı, kendine güvenen bir kadındı. Bize "Siz her şeyin üstesinden gelirsiniz" dedi. İlkokul sonda parasız yatılı sınavını kazanmışım, Çamlıca Kız Lisesi'nde okuyacağım, hastaneden tam teşekküllü rapor almam gerekiyor, babam götürdü bıraktı beni, tek başıma kapı kapı dolaşıp muayene oldum, raporumu aldım, 11 yaşında bile değildim. 20 yaşında da ilk defa yurtdışına gideceğim, beni havaalanına bile götürmediler. Ben çıktım gittim. 21 yaşında, otostopla İtalya'yı dolaştım, bir gün bile "Allah'ım benim başıma bir şey gelir mi?" diye düşünmedim. Belki de düşünmediğim için gelmedi. "Ben hep ayakta dururum" dedim. Durdum da. İşsiz kaldığım zamanlarda da durdum. Bu, benim 25. işim falan biliyor musun? Cinsel Bilgiler Ansiklopedisi'ne çeviri yapıp hayatımı öyle de kazandım, belgesel de yaptım, sinema filmi de yaptım, senaryom ödül de kazandı, bir sürü şey, bir sürü...

O yüzden mi bu kadar korkusuzsunuz, kimseye müdanaanız yok...

- Tabii. Ben hep böyle bir yerde, böyle bir kadın olmadım ki. Çok saçma sapan şeyler yapmak zorunda da kaldım. Ama hepsini çok ciddiye alarak yaptım. Ümraniye Belediyesi'ne dergi yapıyordum. Altı üstü bir yerel yönetim dergisi. Kimin umurumda? Orada bir dizgi yanlışı oldu diye ben yine deliriyordum. Şimdi mesela en övündüğüm şeylerden biridir.

Aptallar ve tembeller benden nefret eder

Haber bültenleri, sizin kelimelerinizle mi okunuyor?


- Evet. Yüzde 90'ı.

Siz yazıyorsunuz, anchorman alıyor çıkıyor ve okuyor. Öyle mi?

- Evet. Belki biliyorsundur anchor, bayrak koşusunun son ayağı. Biz bir şey hazırlıyoruz, anchorman sunuyor, bayrağı bir yerden bir yere götürüyor. Türkiye'deki anchorman'ler Ali Kırca da, Mehmet Ali Birand da, geçmişte Reha Muhtar da, diğerleri de, önlerine konulan yemeği servis ederler. Budur. Başka türlüsü zaten mümkün değildir.

Peki bunun güzel bir kadının çıkıp okumasından ve gülümsemesinden ne farkı var?

- O adamlar oraya gelinceye kadar bir şey yapmışlar. Dolayısıyla o cümleleri söylerken inandırıcılıkları var. Birand'ın odasına girdiğinde onu Putin'le de, Yaser Arafat'la da daha bir sürü dünya lideriyle de bir arada görüyorsun. Birand, bütün bunlarla kendine bir hayat örmüş. Dolayısıyla, ben ona bir şey yazdığımda, alıp okuması sakil kaçmıyor. Çok güzel kızlarla da çalıştım ben, Che Guevara'yı "Kekevera" diye okuyan spikerim de oldu, çünkü yaşı küçük bilmiyor, Greenpeace'i de "Greenpiç" diye okuyor. Gibi. Gibi. Gibi. İnandırıcılık anchor'ın geçmişiyle alakalı, sonradan olmuyor. Muazzam ses tonu ve ekran hakimiyetiyle Kenan Işık olmadı mesela. Neden? Çünkü haberci değildi. Birinde "Bunu hak etmiş!" diyorsun, öbüründe demiyorsun.

Siz kadın olarak Kanal D Haber'de ağırlığınızı koyuyor musunuz?

- Valla, elimden geleni yapıyorum. Mesela ben Hüseyin Üzmez, Abdurrahman Dilipak gibi adamları ekrana çıkartmam, çıkartmakla kalmam, seyretmem. Hüseyin Üzmez haberi veriyorduk "Bu adamın tek kare görüntüsünü bile kullanmayacağız!" dedim, "Yok sayıyoruz onu!" Ben kelimeleri çok seçerek kullanan bir insanım. Dişi kelimesini kullanmam, hanım kelimesini kullanmam, bayan kelimesini kullanmam. Benim için kadın ve erkek var. Samimi olarak da kadın olduğumu ne unuturum ne de unuttururum.

Niye vazgeçemiyorlar bu anchorman'ler sizden?

- Çünkü işimi elimden geldiğince iyi yapıyorum. Birand'la ilk görüşmemizde "Senin için çok huysuz diyorlar!" dedi, "Doğru mu?" "Doğru" dedim, "İşini iyi yapmayandan hiç hoşlanmam. Aptallar ve tembeller benden nefret eder!" İşimi büyük bir sorumlulukla yapıyorum ve yaparken de geride durmayı biliyorum.

Peki insan şöyle bir hisse hiç kapılmıyor mu: "Bütün o haber bültenlerini ben hazırlıyorum... Ama esamim bile okunmuyor!"

-Samimi bir yanıt istiyorsan, zaman zaman kızıyorum. Beni mesela yıllarca Ali Kırca'nın sekreteri zannettiler. Şimdi de Mehmet Ali Birand'ın asistanı zannediyorlar. Başbakan, bakanlar, belediye başkanları... E sinirine dokunuyor bazen, "Bir dakika kardeşim!" diyorsun içinden, sonra "Boş veeeer!" yapıyorsun. Bir tek havaalanında ifrit oluyorum, onlar elini kolunu sallayıp geçiyor, ben orada kalakalıyorum. Şöhret sahibi olmanın getirdiği avantajlar bende yok tabii. Ama umurumda mı dersen? Değil.

Bundan sonra plan ne?

-Birand bunu duymaktan hiç hoşlanmayacaktır. Ama bu işi iki sene daha yapmak istiyorum sonra bana eyvallah. Ben Türkiye'nin ve dünyanın çok kötü yerlere gittiğini düşünüyorum. Buna tanıklık etmek istemiyorum, böyle bir dönemde biraz daha kenardan bakmak ve hayal dünyasına kaçmak istiyorum.

İnsanlar bazen "Haber seyretmek istemiyoruz, moralimiz bozuluyor" diyorlar ya, o haberleri yazan insan olarak siz nasıl etkileniyorsunuz?

-Kocasına sarılmayı beklerken tabutuyla karşılaşan kadınların haberlerine tepine tepine ağlamak istiyorum. Bazen de ağlıyorum. Biraz da şuna üzülüyorum: Biz onların haberlerini veriyoruz, üç gün sonra unutuyoruz. O zaman çok fena geliyor, bütün bu yaptığımız iş, Türkiye, ben, her şey...

ALİ'Yİ (KIRCA) AFFETTİM DESEM YALAN SÖYLEMİŞ OLURUM

Biz 74'te Ali'ye TRT'de birlikte başladık. Ali, benim hayatta hiç var olmayan erkek kardeşim ya da abim gibiydi. Onu samimiyetle sevdim, onun için samimiyetle ter döktüm. ATV'de başladığımızda bir gün dedim ki. "Bak Ali, bir konuda net olalım, sen şimdi giderek yükseleceksin, herkes seni çok sevecek, ama ben sana hep dost acı söyler kontenjanından gerçekleri söyleyeceğim. Bunu hem arkadaşın hem de yardımcın olarak yapacağım!" Fakat bir noktadan sonra şöyle bir duyguya kapılıyorlar galiba: "Ben Ali Kırca'yım, ben oldum, beni niye eleştiriyor?" Bir süre sonra artık can sıkıcı kadın olmaya başlıyorsun. Nitekim 16 sene sonra oldum. Bana deseydi ki "Sen bana fazla geliyorsun, ben çünkü eleştiri duymak istemiyorum!" tamam ama o öyle yapmadı. Ayrıca bizi hakikaten olmayanı var göstererek Star'a götürdü, sonra ATV'ye geri döndü ve "Ben aslında arkadaşlarımın ısrarı üzerine Star'a gittim" dedi. Her şeyi unutabilirim ama bunu affedemedim.

SEKS VE TANGO DIŞINDA BİRÇOK ŞEY YALNIZ YAPILABİLİR

Peki ya özel hayat? Erkekler?

- İki kere evlendim. İlk eşimle 8 ay evli kaldım, oğlumun babasıyla ise, oğlum 6 yaşındayken ayrıldık. Benim yeryüzü cehennemim kalabalıktır, yeryüzü cennetim ise yalnızlık. Yalnızlıktan oldum olası çok haz alırım.

Seks ve tango dışında birçok şeyin yalnız

yapılacağına ve tadının çıkarılacağına inanırım. Kendi başıma sinemaya gitmeyi severim, gezmeyi severim. Annem çok şaşırır bana, yalnızlıktan bu kadar keyif alabilmemi anlamaz, o çok istedi tekrar evlenmemi, ben istemedim. Müzik dinleyeyim, kitap okuyayım, film seyredeyim, balkonumdaki çiçeklere bakayım... Samimi olarak, çocuksu bir coşkuyla mutlu eder bunlar beni. Bir insanla birlikte olmak bazen çok ağır bir yük. Hele beraber olduğum bir erkek, "azami" yerine "azaaaami" derse, "Lacan kim?" diye sorarsa benim için bitebilir. Anlayışla karşılamayabilirim. O yüzden yalnızlık iyi geliyor.
Hem annem hem babam MİT mensubuydu

DÜN başlayan Ayşenur Arslan röportaj bugün de tam gaz devam ediyor. Ben de meraklı bir tipim ama A.A kadar değil. Hayatımda, sırf merak ettiği için 11 ameliyata giren, sırf merak ettiği için otopsi izleyen bir kadın tanımamıştım. Bu röportaj vesilesiyle tanıdım...

Anneniz babanız ne iş yapıyordu?

Enteresandır bizimkilerin hikayesi... Babam MİT'te çalışıyordu. Aslında annem de MİT'te çalışıyordu! İkisi de MİT mensubu. Gün geldi annemin görev alanını değiştirdiler. Benim hakkımdaki raporları görecek bir yerde çalışmasını istemediler...

Sizin hakkınızda neden rapor tutuluyordu ki?

O sıralar TRT'deyim, "Solcudur, bilmem nedir" diye raporlar gidiyordu MİT'e...

İnsanın hem annesinin hem babasının MİT'te çalışması acayip değil mi?

Çok acayip. Ama öyleydi.

İnsan olayı nasıl algılıyor: "Annemle babam ajan" gibi mi?
http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=6939494
Öyle olmadıklarını biliyordum. Ama MİT'çi olmaları sinirimi bozuyordu, rahatsız oluyordum. Çünkü ben solcuydum. Babamla da bu konu yüzünden sürekli kavga ediyorduk.

Solculuk babanıza tepkiden de depreşmiş olabilir mi?

Hayır. 68 kuşağıyım ben, o yıllar öyle yıllardı, üniversitedeki bütün yakışıklı gençler ve bütün akıllı kızlar solcuydu. Başka şansın yok, sen de solcu oluyorsun. MİT'tekiler de solculuğa son derece sert tepki veren insanlar. Babam, okuduğum bütün kitapları kaldırır atardı. Fakat ilginçtir babam sonunda sosyal demokrat oldu. Cumhuriyet Gazetesi'ni yırtan babam, gün geldi Uğur Mumcu hayranı oldu. Zaten sonra MİT'le ilişiği kesildi, emekli edildi.

Kaç yıl çalıştı MİT'te?

Çok yıl...

Hadi babayı anladım da, anne ne alaka?

Babam Harp Okulu mezunu yakışıklı bir subay. Aydınlı. Aydın'ın en güzel kızlarından biri olan annemle evleniyor. Fakat sonra kanser oluyor, emekli olmamak için de ordudan istifa ediyor. Askeri kökenli olduğu için "Gel seni MİT'e alalım" diyorlar. MİT'te belli departmanlarda çalışıyor. Türkiye'yi koruyor. Anneme gelince, "Çocuklar büyüdü, ben artık çalışmak istiyorum" diyor, babam da ona MİT'te iş buluyor. Ama sonra babam yönetimle ters düşüyor ve emekli ediliyor.

Dönek MİT'çi oluyor yani!

(Gülüyor) Soner Yalçın, "Babası MİT'te çalışan gazeteci A.A" diye yazdı kitabında, ben de "O, A.A benim!" diye çıktım. Babamın MİT mensubu olmasının benim hayatımdaki karşılığı son derece sevimsizdi, acayip hırpalandım, yaralandım. Bir arkadaşım, üniversitede, bana bir meseleden dolayı kırıldığı için babamın MİT'te çalıştığını yaymıştı. O yıllarda bu, benim de MİT ajanı olduğumu söylemek gibi bir şeydi. Ve ağır bir şeydi. Cüzamlı gibi dolaştım uzun bir süre. O sırada bir flörtüm var müthiş devrimci, bir gün bana dedi ki, "Eğer MİT ajanıysan ve bu nedenle bizim aramızdaysan, neredeysen seni bulur, öldürürüm!" Ben de dedim ki "Bana bak, ben kendimi asla savunmam! Çünkü savunmak, sana kendimi temize çıkarmaya çalışmak gibi olur. Ben ajan filan değilim ama olsam da söyleyecek halim yok. İnanmak ya da inanmamak sana kalmış. Yaşayıp, göreceksin!"

Müjde, Çiğdem ve Neyyire

Medyada en fazla para kazanan kadınlardan biri misiniz?

Haber alanında evet. Entertainment alanında değil tabii. Erkeklerle kıyaslanmaz kazandığımız para. Onlar daha çok para kazanıyor, böyle gelmiş, böyle gidiyor. Yanlış ve saçma. Ama bunu baştan kabul ediyoruz. Basında belli bir yaştan sonra istisnalar hariç kadınların çöpe atıldığı da doğru. Erkeklerden daha fazla çalışmamız gerektiği de. İnşallah bir gün değişebilir. Neyyire Özkan bunun bir örneği, Çiğdem Anad da. Keşke haberde kalsa ve anchorwoman olsaydı Çiğdem Anad. Ona çok yakışacağını düşünüyorum. Ama bulunduğu yerde de çok iyi. Ve tabii Müjde Ar, kadın olmak ve belli bir yaşta kadın olmak konusunda çarpa çarpa dersler veriyor, bayılıyorum.

Din, kadından korkuyor

Bugünün first lady'lerine, kadın vekillerimize, kadınların rol modellerine bakar mısınız? Türbanın yüceltildiği ve inanç özgürlüğü olarak ortaya konulduğu bir dönem yaşıyoruz. Semra Sezer'den sonra Hayrünnisa Gül, rol model olarak karşısına çıkıyor insanların. Bence aradaki fark, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük. Nasıl bir okuma özgürlüğüdür ki, önde gelen bütün zevatın karıları, kızları üniversite bitirirler ama çalışmazlar. Niye? Kamuda türbanlı çalışamadıkları için mi? Hadi canım. Üniversiteyi bitirirken nişanlanır, bitirdikleri gün de evlenirler. Bütün tek tanrılı dinler, neredeyse kadından korkuyor. Mesele bu. Kadını, eksikli ve hatta özürlü kabul ediyor, öyle bir yere koyuyor. Hayrünnisa Gül, 14 yaşında sözlenmiş? Allahaşkına, bu nasıl bir şey? Bu mudur özgürlük? Örtünmeye de, sözlenmeye de kendi rızasıyla mı karar vermiş gerçekten?

Müthiş kadın Sevgi Soysal

Benim gençlik yıllarındaki rol modellerim öyle kadınlardı ki, bugünün gençliğine bakıp üzülmemek elde değil. Behice Boran mesela, Sevgi Sosyal mesela. Sevgi gibi yaşayan kadın pek az tanıdım. Onun gibi "öleni" ise hiç tanımadım. Kanseri ilerlemişti. Londra'ya gitti, yüzde yüz eminim "dönemeyeceğini" de biliyor. İki minik kızını bırakıp bu dünyadan gidecek. Düşünüyor: "Ne yapmalıyım ki beni hatırlasınlar?" Çözümünü, ağlamadan, hatta tam tersine "Aferin bana" der gibi keyifle anlatmıştı bana: "Çocuklar hayvanat bahçesini çok severler. Belki orada geçirilecek keyifli bir gün, zihinlerinde yer eder ve o fotoğrafta silik bile olsa ben de olurum diye düşündüm. Ve kızları hayvanat bahçesine götürdüm." Sevgi, "ölmeye" böyle gitti. Dimdik. Ben hayata önce annemle, sonra böyle kadınlarla hazırlandım. Bu yüzden, şimdiki rol modeller içimi acıtıyor...


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !