
Sesimiz Soluğumuz...
Buzda anıları anlatır, üşümüş çiçeklerin türküsü... Aşk mıdır çiçeklenen senin kirpiklerinde?
Rüzgârın yeşil estiğini söylesem, yapraklar inanır mı buna bir sonbahar akşamında!..
Aydan bir saçak düşse suların üzerine, martılar havalansa çığlık çığlığa.
Senin gözlerinden geçen bir yağmur, bulut olsa!
Uzun yolculuklara çıksan, değişken dünyanın üzerinden bir yaprak koparıp saklasan, düşlerinle avunsan bir ikindi vakti.
Sussan, gözlerini yumsan, hiç konuşmasan!
Acımasız silahlarını çekseler katiller...
Sen dirensen!
Özgürlüğün resmini çizsen kumlara, başını göğe çevirip uzun uzun baksan!
Hapislik günlerini düşünsen!
Sevsen, sevilsen!
Şafağın seherinde uyanıp yollara koyulsan...
Garip bir zamanda yaşama kaygılarını çoğaltsan... Ruhlarımızın yolculuğuna çıktığında bir mor menekşeyi elinde tutsan... Yakıcı parmak uçlarını konuştursan.
Zor mudur yaşam senin için, zor mudur mücadele etmek!
Yılgınlığa düşmeden, korkmadan!
Bir akşamüstü denizlerin bittiği yerde, kayalıkların yanı başında Foçalı balıkçılarla konuşsan, Yorgo Seferis’i anımsasan:
“yüzerek bir gün denizin sularında,
bir gün bir başka denizin, dokunma duygusundan yoksun,
insansız,
artık ne bizim, ne sizin olan bu ülkede.
... .....
Biliyorduk ki adalar güzeldi
buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz -
belki biraz aşağıda, ya da biraz yukarıda,
belki de çok yakınlarda.”
***
İnsan en çok neyi özler hapishanede?
Mavi gökyüzünü, baharda açan çiçekleri, denizleri, kuşları, yıldızları...
Bir bulut olsan, sabahın şafağında uyansan, eski albümün sayfalarındaki fotoğraflara baksan...
Bir cumartesi sabahı İstanbul’da mavi göğün altında yürürken, Tarabya sırtlarında bir kahveye oturup Boğaz’dan geçen gemileri seyretsen.
Bir an düşünüp şu soruyu sorsan:
“Mustafa Balbay neden cezaevinde tutuluyor?”
Mehmet Y. Yılmaz’ın değindiği gibi, Balbay’ın kaçma tehlikesi de yok. Böyle bir tehlike olsaydı, ilk gözaltına alınıp tutuksuz yargılanmak üzere salıverildiğinde yapardı.
Balbay tutuksuz yargılanamaz mı?
Tüm kanıtlar toplanmış.
Balbay’ın bu kanıtları ortadan kaldırması olanaksız...
Bilgisayarına el konuldu, telefonları dinlendi.
Dört gün önce Silivri’de Balbay savunmasını yaparken, ben de gazeteden arkadaşlarla birlikte duruşma salonundaydım.
Duruşmayı izleyip, yazı yazmak için gazeteye dönerken yol boyunca düşündüm. Okuduğunuz yazıyı kafamda oluşturup notlar aldım.
Yaşamın fırtınaları dinmişti... Deniz bir başka denize karışıyordu...
Ruhlarımız uzun bir yolculuğa çıkmıştı... Zamanın buluştuğu dönemeçlerde seni, beni, hepimizi bekleyen sevenler vardı...
Yorgo Seferis’in, ışıkta üç kırmızı güvercini alın yazımızı çiziyordu.
Yeniden açılıyordu göğsündeki yara...
Kollarını uzatan bir ırmak gibiydi umutlarımız!
Aşklarımız, tutkularımız, öykülerimiz, şiirlerimiz!
Çığlıkla dalgalanan rüzgâr, gövdenle birleşen yıldızlar...
***
Bir ağaç gölgesine uzanmak, toprağın çatlağıyla konuşmak... Yaşamı kucaklamak... Güneşlerle yıkanmak doya doya...
Sen, sessiz dinlersin isteğin kımıldamasını bir sonbahar ayazında...
Derinlikte rüzgâr çanları kırar!
Bir öykü başlar bir öykü biter... Gece solar, gün ağarır...
Bir sarsıntı duyarsın içinde, yüreğinde bir kıpırtı...
Belki ağlarsın tek başına!
Ağlarsın!
Hikmet ÇETİNKAYA